İslamabad’da son günlerde tansiyon yüksekti. ABD Başkanı Donald Trump’ın 6 Nisan’da verdiği sürenin dolmasının ardından, Pakistan yönetimi Washington ile Tahran arasında doğrudan çatışmaya dönüşen krizde yeniden bir diplomasi penceresi açmak için devreye girdi. Süre dolduktan yaklaşık iki saat sonra Trump, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ile yaptığı temaslara atıfla, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açması şartıyla planlanan saldırıyı iki hafta ertelediğini Truth Social üzerinden duyurdu. Trump bu düzenlemeyi “iki yönlü ateşkes” olarak tanımlarken, kısa süre içinde İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de ABD’nin operasyonları durdurması hâlinde Tahran’ın karşı saldırıları durduracağını ve boğazda güvenli geçişi garanti edeceğini açıkladı. Altı haftaya yayılan savaşın ardından, gerilimi düşürmenin adresinin bu kez Pakistan olması dikkat çekti. Şimdi İslamabad, arabuluculuk hamlesini kalıcılaştırmak ve barış görüşmeleri için zemin hazırlamak üzere, ordu komutanı Münir’i Tahran’a göndererek yeni bir diplomasi trafiği başlattı.

Pakistan’ın Tahran’a gönderdiği ordu komutanı ile arabuluculuk trafiği hızlandı
Pakistan’ın adımı, yalnızca bir “iyi niyet ziyareti” olarak okunmuyor. İslamabad, Washington ile Tahran arasında kopan kanalları yeniden işler hâle getirebilecek ender başkentlerden biri olduğunu göstermeye çalışıyor.
Trump’ın paylaşımında Şerif ve Münir’le görüşmesine özellikle vurgu yapması, Pakistan’daki güvenlik bürokrasisinin sürecin merkezinde konumlandığına işaret etti. Saatler içinde Arakçi’nin “güvenli geçiş” vurgusu yapması ise, çatışmanın küresel enerji taşımacılığına etkisinin diplomasi masasına doğrudan taşındığını gösterdi.
Bu denklemde Pakistan’ın rolü alışılmadık görünse de tarihte benzer örnekler var. 1970’lerin başında ABD ile Çin arasında gizli temaslara giden yolun İslamabad’dan geçmesi, ülkenin kendisini zaman zaman “arka kapı diplomasisi”nin taşıyıcısı olarak konumlandırdığını hatırlatıyor. Bugün fark, krizin bir vekalet çatışması değil, ABD ile İran arasında doğrudan bir gerilim olarak ortadoğuyu ve deniz ticaretini içine çekmesi. Bu yüzden Münir’in Tahran’a gönderilmesi, Pakistan’ın “sahne” olmaktan çıkıp “oyuncu” olma arayışının en görünür hamlesi oldu.
İslamabad’ın hedefi, ertelenen iki haftalık pencereyi kaçırmadan tarafların pozisyonlarını netleştirmek ve bir sonraki aşamaya geçecek zemin üzerinde uzlaşma sağlamak. Bu çabanın kritik sınavı, ateşkesin yalnızca geçici bir durak mı yoksa daha kapsamlı bir düzenlemeye geçiş mi olacağı sorusunda düğümleniyor.
İslamabad’daki görüşme takvimi ve gündem tartışmaları
Pakistan yönetimi, Trump’ın “müzakere için iyi temel” diye nitelediği bir gündemle 10 Nisan itibarıyla ABD ve İran heyetlerini İslamabad’da ağırlamayı planladığını duyurdu. İran tarafı katılımı teyit ederken, görüşmelerin yaklaşık 15 gün sürmesinin beklendiği aktarılıyor.
Ancak masadaki başlıkların ağırlığı, kırılganlığı artırıyor. İran’ın nükleer programı, ABD yaptırımları, Körfez güvenlik mimarisi ve bölgesel vekil unsurlar gibi dosyalar; hızlı bir “siyasi ilişkiler normalleşmesi”nden ziyade uzun soluklu, aşamalı bir çerçeveyi gerektiriyor. Pakistan’ın bu aşamada üstlendiği iş, tarafları aynı odada tutabilecek asgari güven koşullarını üretmek.
Krizin ekonomik ve jeopolitik faturası Pakistan’ı masaya itti
Pakistan açısından arabuluculuğun arkasındaki itici güç, büyük ölçüde ekonomi ve güvenlik başlıklarında toplanıyor. Ülke, İran’la yaklaşık 560 millik bir sınırı paylaşıyor; Afganistan hattındaki istikrarsızlıkla da zaten uzun süredir uğraşıyor. Bu tablo, ikinci bir cephe ihtimalini İslamabad için yönetilmesi zor bir risk hâline getiriyor.
Enerji boyutu ise daha da acil. Pakistan’ın elektrik üretimi büyük ölçüde ithal yakıta dayanıyor ve bu tedarik zincirinin önemli bir kısmı Hürmüz Boğazı üzerinden geçiyor. Savaşın başında boğazın kapanmasıyla küresel fiyatlarda yaşanan sıçrama, iç piyasada enflasyon baskısını artırdı. Un ve elektrik fiyatlarının siyaseti belirlediği bir ülkede, dışarıdaki savaş içeride doğrudan “geçim krizi”ne dönüşebiliyor.
Bir de Körfez hattı var. İran’ın misilleme kapasitesinin Suudi Arabistan’daki tesislere uzanabileceği senaryolar, Pakistan’ın Riyad’la sürdürdüğü savunma ilişkisini hassas bir dengeye oturtuyor. Milyonlarca Pakistanlı işçinin Körfez’de çalıştığı ve döviz girişinin önemli olduğu düşünüldüğünde, İslamabad’ın “taraf olmak” yerine “konuşturmak” istemesi daha anlaşılır hâle geliyor.
Bu nedenle Pakistan’ın girişimi, yalnızca bir diplomasi hamlesi değil; aynı zamanda iç istikrarı koruma çabası. Ateşkesin sürmesi, ülkenin makroekonomik dengeleri açısından da zaman kazandıran bir unsur olarak görülüyor.
Maleeha Lodhi’nin değerlendirmesi ve askeri kurumun görünür rolü
Pakistan’ın eski Washington, Londra ve Birleşmiş Milletler büyükelçisi Maleeha Lodhi, mekik diplomasisinin “olağanüstü ve belirleyici” bir rol oynadığını vurgulayarak, İslamabad’ın en gergin anlarda bile temas kanallarını açık tutmaya çalıştığını ifade etti. Bu yorum, Pakistan’ın diplomatik kapasitesini yalnızca sivil kanallarla değil, güvenlik kurumunun ağırlığıyla birlikte kullandığını da gösteriyor.
Trump’ın paylaşımında ordu komutanı Münir’e yer vermesi, Pakistan ordusunun iç politikadaki konumuna da yansıyan bir detay olarak not ediliyor. İslamabad, bu görünürlüğü uluslararası alanda bir kazanım olarak görse de, süreç başarısız olursa sorumluluk paylaşımı tartışmasının büyümesi ihtimali de masada duruyor.
Ateşkesin kırılganlığı ve bölgesel dosyaların müzakereye etkisi
İslamabad’ın çabası bir “nihai uzlaşma”dan çok, çatışmayı donduran bir ara formül niteliği taşıyor. Bu ayrım, beklentileri doğru kurmak açısından kritik: Ateşkes, temel ihtilafları çözmeden yalnızca şiddetin hızını kesiyor.
Üstelik sahadaki paralel dosyalar, masayı daha karmaşık hâle getiriyor. İsrail’in İran’la bağlantılı bölgesel güvenlik başlıklarında aldığı pozisyonlar ve Lübnan sahasındaki gelişmeler, ateşkesin kapsamı tartışmalarına yol açtı. Bu çerçevede, Lübnan hattındaki istisnaların bölgesel bir “tam ateşkes” iddiasıyla çelişebileceğine dair değerlendirmeler gündemde. Konuya ilişkin arka plan için İsrail ile Lübnan ateşkesi dosyası bölgesel dengeleri anlamak açısından referans gösteriliyor.
Pakistan’ın daha önce hazırladığı iki aşamalı bir planın İran tarafından reddedildiğinin kamuoyuna yansıması da, taraflar arasındaki güven bunalımının derinliğini hatırlattı. Bu nedenle Münir’in Tahran ziyareti, yalnızca “takvim işletme” değil; aynı zamanda Tahran’ın çekincelerini doğrudan dinleyip Washington’a taşımayı hedefleyen bir ara kanal olarak görülüyor.
Stratejik analizlerde Çin faktörü de sıkça anılıyor. Pakistan’ın en büyük alacaklılarından biri olan Pekin’in ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun bölgesel denklemde yarattığı ağırlık, İslamabad’ın hamlelerini daha geniş bir jeopolitik zemine oturtuyor. Bu da Washington’ın, istemese bile Pakistan hattını pratik bir iletişim kanalı olarak kullanmasının nedenlerinden biri olarak değerlendiriliyor.
Önümüzdeki günlerde gözler, İslamabad’daki temasların ateşkesi kalıcı bir müzakere sürecine çevirip çeviremeyeceğinde olacak. Pakistan’ın bu girişimi, başarıya ulaşırsa bölgesel diplomasi mimarisinde yeni bir hat açabilir; aksi senaryoda ise İslamabad’ın üstlendiği risk, komşuluk dengeleri ve iç siyaset üzerinde daha ağır bir yük oluşturabilir.
Sürecin seyrini belirleyecek olan, tarafların birbirini sınamaktan vazgeçip vazgeçmeyeceği kadar, ortadoğu’daki paralel dosyaların masayı ne ölçüde sabote edeceği sorusu olacak. Bu kez belirleyici başlık, “kim geri adım atacak”tan çok, “kim masada kalacak” tartışmasına dönüşmüş görünüyor.





